Yasirarslan’s Online Weblog


!1 gün
Mayıs 25, 2008, 6:49 am
Kategori: denemelerim | Etiketler:

Doktorun yazdığı ilaçları almak için gördüğü ilk eczaneye girdi, içerisi kalabalıktı. Reçeteyi uzattı sarışın güzelce bi kalfaya.Kalfa farklı farklı dolaplardan ilaçları aldı, fiyat etiketlerini kesmek üzere küçük makasını cebinden çıkardı.

Kesilen kartonun çıkardığı o sesini oldum olası sevmişti. Okulda eli işi dersinde ipten ponpon yapmak içinde kartondan yuvarlaklar keserlerdi. Kız kutuların üzerine ilaçların nasıl alınacağına dair not unu düştü, kullandığı kalem cd’lerin üzerine yazan kalemlerdendi, gözü cundaki yeşil silgi gibi şeye takıldı.

Onun çocukluğunda, ilkokul yıllarında kalem arkalarına takılan kalem süsleri vardı, çeşitli hayvan figürleri olan ya da ucunda boncuklar takılı olupta yazı yazdıkça bi sağa bir sola sallanan. Hatta çıngıraklı bile olanları vardı, çilink çilink ses çıkartan.Birden kasanın çıkardığı sesle irkildi, eczacının verdiği fişi katlayıp cebine koydu.

Dışarı çıktı.

Karşıya geçmek için yeşil ışığın yanmasını beklerken önünde duran takside bir çift vardı.İkiside camdan dışarı bakıyordu ama farklı yönlere. Kız elini yanağına , kolunu camın kenarına dayamış, gözleri yaşarmıştı. Ağlamamak için kendini zor tuttuğu belliydi, bir an için kızla gözgöze geldi, üzüntüsünü içinde hissetti.

Kalbi sızladı.

Yeşil ışık ne kadarda geç yanmıştı.

Aklı kızda kaldı biraz biraz…

Öteki tarafa bakan adamın yüzünü görebilmek için taksinin ardından baktı ama taksi çoktan gitmişti bile.
Hem zaten erkekler hiç ağlamazdı.

Önüne döndüğünde ki kaldırımdaydı az kalsın ezilecekti , kaldırımdan giden pizza motosikleti tarafından, bir an için kan beynine sıçradı, sonra güzelce bir küfür etti ama duyuramadı, yanından geçen yaşlı süslü kokona kadın kötü kötü baktı.
Kızardığını hissetti, önüne baktı.

Arabasını bıraktığı otoparkta kavga vardı, bir araba sahibi geri geri çıkarken başka bir arabanın farını kırmıştı, şoför olacak genç çocuk belliki ehliyetini yeni almıştı, çünkü orada o küçük kazanın olması imkansızdı.
İnsanlar kavga anında nasılda agresifleşebiliyordu. Hele karşındaki yaşca senden küçükse, bağır bağırabildiğin kadar.Çocucuğun heyacanlı olduğu ve korkudan tirtir titrediği her halinden belliydi. Kendi kendine gülümsedi, belli ki arabayı babasından ya da annesinden gizli almıştı.Yahut çalmıştı.

Babasından arabayı gizlice ilk alışı geldi aklına…Hepte bu kaçak, kaçamak anlarda mı kaza olurdu yahu?
O da ilk seferinde kaldırıma çıkmıştı da egzozu yamultmuştu arabanın sonrasında bi sürü azar işitmişti.aldığı harçlıktan men cezasıda cabası.

Otoparkçı çocuktan anahtarını aldı. Parasını ödedi, arabasına bindi.
Elindeki ilaç poşetini yan koltuğa, yeni aldığı mecmuaların üzerine fırlattı.

Dergiler bu bahar dönemlerinde hep aynı şeylerden bahsediyordu; şok diyetler,
kış depresyonundan kurtulmanın yolları, gözde tatil mekanları.

Aynı dönemlerde aynı haberler, sadece üzerindeki yıllar değişik; okuyan insan bir önceki yıla göre biraz daha yaşlı ve biraz daha şişman…

Teybi açtı, onun hediye ettiği cd’yi dinlemeye koyuldu, köprü trafiği korkunçtu, ne diye arabayla geçmişti ki karşıya?
Üstüne üstlük bir de yağmur başlamıştı.
Belki yağmurun kokusunu duyarım diye camı biraz araladı, egzoz dumanlarının azizliğine uğradı.Camı hemen kapadı, silecekleri çalıştırdı.
Baş parmağıyla direksiyona vurarak ve başını sallayarak birazda sallanarak dinlediği müziğe ritim tutturdu.

Yağmur biraz daha hızlandı ama aksine, trafik olabildiğince yavaş akıyordu.



şey,,,
Mayıs 25, 2008, 6:33 am
Kategori: denemelerim | Etiketler:

- Şey şey, şeyi yazsana.
- Hani senin küçükken civcivin varmış da, sonra senin uçan balonunun ipini yutmuş da, sonra sen minicikmişsin de, balonu takip edip edip ipin ucunu civcivin ağzının içinde görmüşsün de, sonra ipi çekmişsin de, hayvanın gözleri geri devrilip, CİK! diye ses çıkarmış ya hani, onu mu?
-Kedimdi o…
- Civcive ne oldu ki?
- Çok soru soruyorsun ali, çok. İnek içti işte.
- Haa, hani dağa kaçan?
- Evet öbürü de küsmüştü hani, haberi olmamıştı.
- Bildim.
- Koşarak.
- Bay.



canavar
Mayıs 25, 2008, 6:28 am
Kategori: hayattan | Etiketler:

İçimde bir canavar var. Canımı vereceğim kadar sevdiğim bir iki kişinin aleyhinde bir laf edildiğinde, onları üzecek bir şey yapıldığında ben deliriyorum. Gerçekten deliriyorum. Pençelerim uzuyor, dişlerim sivrileşiyor, kanım kırmızılıktan çıkıyor, bambaşka biri oluyorum. Benim arkamdan isteyen istediğini söyleyebilir, poposu sıkan kişi yüzüme de söyleyebilir, efendi efendi dinler, sakin sakin cevabımı veririm. Ama sevdiklerime bulaşılmasın: Bugüne kadar bir karıncayı bile incitmemiş insan, ben, silgi usta, çeker vururum onları ve dönüp, arkama, bakmam, bile. Bu da böyle biline



birikinti
Mayıs 25, 2008, 6:16 am
Kategori: hayattan | Etiketler:

birikinti
birikiyor…
birikiyor…
birikiyor…
sonra saçmasapan bi zamanda patlayıveriyor…

ateş hep düştüğü yeri yakıyor…
kendimi tüketiyorum.
tükeniyorum.



yolun sonu…
Mayıs 20, 2008, 8:25 am
Kategori: Şiirlerim | Etiketler:
Birsabah bir çığlık kopacak..
Bu çığlık seni ve herkesi uyandıracak…
Kalkıp bakacaksın bu çığlık nereden diye…
Bizim evden geldiğini anlayacaksın
Sen hala şaşkınlığını atamadığın anda
Bir sela çınlayacak o ıssız sokakta..
Benim öldüğümü söyliyecekler sana…
Birden inanamak istemeyeceksin o anda
Kooşup geleceksin yanıma
Gördüklerine inanamayacaksın..
Beni sarmışlar beyaz bir çarşafa..
Bir araba gelip duracak kapımda..
Bir hoca dua edecek başucumda..
Derken tabutuma koymak isteyecekler kefenimi
Yaşlar süzülecek o gamzeli yanaklarından…
Yalvaran gözlerle bakacaksın onlara
Dokunmayın!! diyeceksin ne olur
Ben onu tabuta koyarım diyeceksin..
Ellerin varmayacak beni koymaya..
Sonra koyacaksın beni o uzun sandığa…
Ve onlara beni sevmiş olduğunu söyleyeceksin…
Sonra cansız bedenime dönüp
“Yalan değil bak sana geldim”
İşte benim aylarca çektiğimi
Sen bir anda çekeceksin…!!!
(dreamboys69)


gitmek
Mayıs 18, 2008, 1:04 pm
Kategori: Şiirlerim | Etiketler: , ,

pencereden baktığım

şu sokaktan

-yani ki şu bizim sokaktan-

şimdi kendimin geçtiğini düşünüyorum

 

geride bırakıp her şeyi

kendimi bile götürmeden

öylece çıkıverdiğimi hayatımdan

 

ah ne uzak bir hayale öykünüyor ürkek içim

-acı bir gülümseme dudağımdaki-

şimdi (um)arsızca şu sokaktan

              kendimi

geçtiğimi

düşü/nü/yorum


Eskiye ait ama eskimeyen…
Mayıs 18, 2008, 1:02 pm
Kategori: denemelerim | Etiketler:

Esir düşmüş zamanlarımız vardı karanlığa,

Ruhumuzu saran alevlerin pençesinde kıvranışlarımız,

Hanımeli kokan gecelerde hülyalara dalışlarımız.

Eskiye ait ama eskimeyen…

Gecelerin karanlığında aydınlık yollarımız vardı yürüdüğümüz

Yürürken bitmesini istemediğimiz umuda çıkan yollar,

Ayaklarımızda derman kalmayınca diz üstüne çöküşlerimiz

Eskiye ait ama eskimeyen…

 

Göğe değemeyince denizlerden toplamaya çalıştığımız yakamozlar,

Belki sahile vurur diye beklediğimiz hatıralarımız vardı.

Sabaha ulaşmak için dalgaları sayışlarımız…

Eskiye ait ama eskimeyen…

 

Bir sırdı hiçbir geminin misafir olmadığı okyanuslarımız

Ancak kendimiz yüzebilirdik sularının esrarında

Bir de çocuk gülüşleriyle neş’e katan yunuslarımız

Eskiye ait ama eskimeyen…

 

Savruluşlarımız vardı yapraklar misali rüzgârın kollarında

Meltemin koynunda baharlara misafir oluşlarımız

Tomurcukların filizlenişine şahitliklerimiz…

Eskiye ait ama eskimeyen…



Ayrılıkla kavuşulur
Mayıs 18, 2008, 1:01 pm
Kategori: denemelerim | Etiketler: ,

 

“Ayrılık” mı? İçi boş kelam gerçek sevene. Bir bağbozumu olsa da ayrılık, ağaç yardım geleceğini bilir her bahar yapraklarını açtıran kudretten. Rengini solduran, kokusunu çalan firak azap vermez; bilir ki kokusu ne kendinden, rengi ne tenden. Bilir ki ruhu alıp insanı yok etmez tene can veren öyle de muhabbetin rengini ebede kadar soldurur mu kalbe karşılık kalp veren?

 

Kalemime dokunmuşsa ayrılık ayrılacağız belki mürekkebim donmadan belki de bir asra yakın zaman geçecek aradan. Zamanın kollarına dolanacak sevdalar, dostluklar ama dağlar yürüdüğünde, güneş toplanıp dürüldüğünde yıldızlar gibi sönmemeli senin sevdan. Senin sevdan O’nun izniyle mezc olmuş koca nehirler gibi olmalı Huzuru bakiye akan…

 

Artık ayrılıkların ardından gidene “Hadi git” denmeyecek, demeyecek giden de “Hoşçakal”…



Acılar dostu buldurur>yasirarslan<
Mayıs 18, 2008, 1:00 pm
Kategori: denemelerim | Etiketler: ,

Ay ışığı çok gerilerde kalmıştı. Gönlümün kıyım kıyım ayrıldığı o tüm vakitlerin sancıları bir araya toplanmış, öyle büyük, öyle korkunç bir kuvvetle dikilmişlerdi ki karşıma, daha ilk saniye de yenildiğimin, daha çok yenilgiye uğrayacağımın farkına varmıştım. Ay ışığı geride kalınca, tüm ışıkları çekilince kâinatın,

geriye ne kalırdı ki artık? Işıksız insan daha ne kadar adım atabilir, daha ne kadar ilerleyebilir ve hatta daha ne kadar koşabilirdi? Koskoca bir ormanın en kör noktasında kalmış gibi bir bulanıklık vardı gözümde. Sessizlik, ıssızlık, yalnızlık vardı o körlüğün en karanlık geçidinde. Bilmem ki bu kaçıncı buhrandı yüreğimde. Anlayamıyordum… Hiçbir şeyi anlamlandıramıyordum belki de.

Tökezleye tökezleye yürümeye çalışırken, ayaklarım taşlarla kanıyordu. Şimdi beni bu halde görse: “Neden çıplak ayakla basıyorsun diye kızmaz mıydı annem bana? Sormaz mıydı bıkmadın mı hâlâ, hep aynı hicranlı yollarda yürümekten diye? Anlatamıyordum ki… Kayıplarım öyle çok, öyle çoktu ki… “Tutup kendimi kaldırabilsem yerden, tekrar ayağa kalkıp işte buradayım diyebilsem. Ah! Mutlu günlerim. Size tekrar kavuşabilsem!” diye haykırıyor, çırpınıyordum…

Kalbimin tam orta yerini söküp çıkarmış gibiydi birileri. Tuhaf, anlamsız bir boşluk vardı ortasında. Neyle dolduracağımı bilemiyordum. Aslında içinin neden boşaldığını da tam olarak kestirebilmiş değildim. Ah! Günlerce biriktirdiğim emellerim… Nerdesiniz? Ağaçların dallarında boy vermiş meyveler kadar diri ve taze görmek sizi, her zaman en büyük isteğimdi. Bahar mevsimlerinde açan çiçekler kadar kokulu, canlı, güleç olsaydınız şimdi de. Ah! Ne olurdu şu kalbimin boşluğunu yavaş yavaş dolduran o koyu pişmanlık olmayaydı?

Ay ışığı çoktan gerilerde kalmıştı. Seher’i anımsamak bu batakta, bu karanlıkta, bu yalnızlıkta neyi değiştirecekti ki? Gönlümün parça parça edildiği o tüm vakitler… Hepsi toplanmış, karşımda duruyorlardı büyük bir kuvvetle… Sersem yüreğimin çılgınlıkları artık haddini aşmıştı belli ki. Biri dur deseydi. Ne olurdu sanki? Durabilecek cesaretim yoktu ki o an. Hâlbuki çaresizliğimin ilmeğini örüyormuşum teker teker. Hiç yanlışsız olacağını sandığım bir yolun yumağını bitiriyormuşum hırsla. Neye yaradı? Şimdi çok iyi anlıyorum. Hiç… Kocaman, devasa bir hiçti…

Kalbim kırık aynalarda bile şarkı söyleyecek bir güçteyken, aynaların acıtan kenarlarıyla birleşmişti şimdi. Kanadığını bile hissetmiyordum. Uyumak… Belki de istediğim tek şey uyumaktı. Hâlbuki içine düştüğüm karanlığın ışıksızlığı da ölümle kardeş olan uykunun tıpatıp aynısı değil miydi? Fakat bir tek fark görüyordum… Şu an acılarımı en derinlerden hissederken, uyusam belki, birkaç zaman onları dindirebilir, bir an için onlardan kopmuş, onları unutmuş sayabilirdim kendimi. Birkaç anlığına kopabilirdim bu karanlıktan, rüyalara dalardım en azından… Gülebildiğimi, yeni dünyalara girdiğimi görebilirdim belki de. Hâlbuki borç altında ezilmiş birinin, elinde avucunda kalan son metelik gibiydi şimdi umutlarım. Sanki bir şeyler için harcasam hemen bitiverecek, tükenecek gibiydi…

İşte böyle karmaşık hallerle karşılaştığım o gün, şöyle bir etrafıma bakma gereğini hissetmiştim. Çevremde bana destek olacak, yaralarımı saracak, beni her şeyimle kabullenecek sandığım dostlarım içindi bu göz gezdirmeler. Mesela neydi istediğim;

diyordum ki, en sevilmeyen zamanlarımda bile beni sevsin, bu acılarımı benimle paylaşsın, dakikalarca bana sarılabilsin, benimle ağlasın, benimle gülsün, menfaatleri yerine gelmiş olsa bile, beni bir taraflara atmasın, beni ebediyen sevebilsin. Yaraların sarılmasından çok, o yaralarımla beni sevecek, beni kabullenecek biriydi asıl aradığım. Hem de bu oldukça sıradan, doğal bir istekti bana göre.

Fakat dostlukların ekmek kırıntıları gibi dünyanın dört bir köşesine dağılıverdiğini nedense çok sonraları fark edebilmiştim. Arasan bulamaz, bulsan bile doyamaz bir hal oluşmuştu artık dostluk kavramının içinde. Hadi önemli değil o kırıntılarla da idare edelim desem, onu da üç beş çapulcunun yükünde görmüş, dost sandıklarımı vefasızlar treninin en lüks vagonunda seyahat ederken bulmuştum. İnsanlar böyleydi işte… İnsanlarında benim de aradığımız en önemli şey dostluktu, ama ne yazık ki dostluk karaborsa gibi olmuş, bir yerlere kaybolmuştu. Sanki dostluğa birileri rüşvet yedirmiş, ortadan kalkmasına sebep olmuştu. Kalabalık içindeydim, ama yalnızdım. Sadece ben değil bütün insanlar böyleydi baktığımda. Herkes yalnızdı, ıssızdı…

Bir tek Biri vardı bu karmaşanın, sevgisizliğin, dostsuzluğun ortasında. Her şey bir yana O bir yanaydı. Çok vefalıydı bir kere. Öyle biriydi ki, her başı sıkılanı, her dara düşeni dinliyor, ona en güzel şekilde yardım ediyordu. Bunun içinde maddi veya manevi bir sürü imkân tahsis ediyor. O’ndan istenileni en uygun vakitte yerine getiriyordu.

O Biri’nin adı Allah’tı. Yaratıcıydı, Yaratıcımızdı… Fakat bir şeyi anlayamamıştım. Ona ne kadar kötülük yaparsak yapalım, günahlarla karşılık verirsek verelim, ne kadar asi olursak olalım, o yine de bizim dualarımızı kabul ediyor, istediklerimizi bize veriyor, hem de bizi bütün sıkıntılarımızdan kurtarıyordu. Sadece bana değil, herkese aynı şekilde güzellikler sunuyordu. İçimden yükselen bir soru ise beni sürekli olarak meraklandırıyordu. Neden? Diye soruyordum haddim olmayarak, biraz da yanlış anlaşılacağımdan korkarak. Niçindi bu kadar nankörlüklerimize karşın bu izzet, bu ikram? Niçindi gece yarılarında bile bizi sabırla dinlemesi ve bize güzel yollar göstermesi? Bu sorunun yanıtını kendi kendime şöyle vermiştim:

—Çünkü Allah Rahmandır, Rahimdir. Yaratıcılığının gerektirdiği şeyleri yapıyor. Bu kadar basit. Bu kadar basitti de, benim aradığım yanıt bu değildi işte. Neden diyordum hâlâ. Neden?

Sonuçta bir gün karşıma Mevlânâ’nın şu dizeleri çıkmıştı ve işte o zaman benim de aklım başıma gelmişti nihayet. Dizeler şöyle diyordu:

Dost dediğin,

Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli… Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı… Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı…
Dost dediğin;
Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli. Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli ve ağladığında, seninle ağlamalı… Ama hepsinden daha çok;
Dost, matematiksel olmalı;
Sevinci çarpmalı…
Üzüntüyü bölmeli…
Geçmişi çıkarmalı…
Yarını toplamalı…
Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı… Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı… İşi bitince seni bir tarafa atmamalı…

İşte cevabı bulmuştum. Çünkü diyordu bu dizeler bana, çünkü Allah her şeyden öte hakiki ve sağlam bir dosttur. Dost olduğu için, sevilecek bir olmadığında da seni seviyor, sarılacak bir olmadığında da seni merhametiyle sarıyor, üzüntünü azaltıyor, sevincini çoğaltıyor, geçmişini siliyor, yarınını daha yaşanır eyliyor. Kalbinin en ince ihtiyaçlarını hesaplıyor, en uygun vakitte seni ona kavuşturuyor, dayanılmaz olduğunda da sana dayanıyor. Ve en önemlisi işi bitince seni bir taraflara atmıyor…

İşte bunu bilince, bütün karamsarlıklarından kurtulmuş, ay ışığının her zaman aynı yerde durup beni, bizi ışıttığını, her şeyin aslında rahatımız için çırpındığını ve bir dost tarafından emrimize amade edildiğini görüyordum… Bütün hatalarıma rağmen beni yine aynı dostluğuyla saracak, Yüce Yaratıcımın dostluk için yeterli olduğunu görüyor, sırtımın asla yere gelmeyeceğini düşünerek hayatın karamsarlıklarından yalnızlığından ve ıssızlığından kurtuluyordum… İşte bu benim için güzel bir sondu… Umarım sizler içinde öyle olur…



her insanın aşkı ve isyanı kadardır yüreği>yasirarslan<
Mayıs 18, 2008, 12:59 pm
Kategori: denemelerim | Etiketler: , , ,

Yüreği kanayan bir öykü yazacağım senin için. İçinde öfke olacak, hırçınlık, düş kırıklığı belki; ama asla ihanet olmayacak! Gözlerim yangınları harlayınca anla ki bu şehri tutan, güzel kılan ne varsa teninin sıcaklığında buharlaşacak. İki melek düşle şimdi, iki melek babil önünde, sus, dinle, yürü ve gir öylece merhametin koynuna…
Şakaklarıma kan yürüdü ve suretin düştü geceme.
-Kör karanlığa savurduğum kördüğüm çığlıklar gibisin-
Yüzüm eskiyor bakışlarında ve iğrenç bir leş gibi sığınıyorum kollarına. Senden bana ayrıntılar kalacaksa, suskun yanlarımla dokunacağım eşgaline umarsız bir kelebek gibi. Titreyen ruhlara sunak olsun diye gözbebeklerini emanetime verirsin belki…
Dudaklarında ıslanan bir bahar düşle şimdi, vur kendini kerbelâ yangınına ve ağla… Bir ülke düşün, zambakların yarını tutuştururken esrik türküleriyle, ceset doğuyor esmer gökyüzü. Sesim titriyor ve göğüs kafesinden sızan aydınlığa dokunurken…

/Her insanın aşkı ve isyanı kadardır yüreği/
konuşurken çarmıha gerilmiş sözcükler kullanan, mahrem soluğu sürgün acılarımın; Bütün kuşkuların sende buldu anlamını, bütün acılarım… Dokunsan ağlarım, dokunsam taşınmaz yüreğim. -içime sızan bir işçinin teri gibi öğret bana nasıl gülünür yumrukları sıkılı ya da gözleri kan çanağı?
Hak etmek için ayrılığı, önce yüreğimi nişanladım yüreğine… Ne yüreğini, ne bileğini alıştırma zincire… Alışmak intihardır, adı sevmek olsa bile…
Giyotin bakışlı kadın! Mecburuz bir ağıt gibi yaşamaya… Suya benzeyecek yüzün, soluksuz ağlarken her karşılaşmada…

/sustuk ve ne kadar az güler olduk…/